Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın geçtiğimiz kabine toplantısının ardından açıklamalarda bulunduğu sırada ‘Ekonomik Kurtuluş Savaşı’ ifadesini kullanmasının ardından gerçek kurtuluş savaşını hatırlama isteği duydum.

Sözlük tanımıyla I. Dünya Savaşı'ndan yenik çıkan Osmanlı İmparatorluğu'nun İtilaf Devletleri'nce işgali sonucunda Mîsâk-ı Millî sınırları içinde ülke bütünlüğünü korumak için 1919-1922 yılları arasında çok cepheli siyasi ve askeri mücadeleye Kurtuluş Savaşı diyoruz.

Batıda Yunan, güneyde Fransız, doğuda Ermeni ve Anadolu’nun birçok yerinde işgalci güçlere karşı, milletin varıyla yoğuyla verdiği bu savaş; İzmir’de Gazeteci Hasan Tahsin’in Yunan askerine ilk kurşunu atması, Şahin Bey’in Fransız konvoyunu bozguna uğratması, Akhisar’da şehit düşen Gördesli Makbule’nin mücadelesi, Sütçü İmam’ı, Satı Çırpan’ı, Yörük Ali’si, Kara Fatma’sı ve Mustafa Kemal Atatürk’ün 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıkmasıyla destanlaştı.

Batıda Yunan’ın ‘Küçük Asya Felaketi’ olarak adlandırdığı yenilgi, tarihten silinmedi. Milli direniş bilincinin ilk defa uyandırıldığı bu destanda, Türk milletinin dünyanın en güçlü devletlerine karşı verdiği mücadele, nesiller boyu aktarılacaktır. Buna şüphe yok. Bugün bu mücadeleyi veremeyen milletleri görüyoruz. Bizim topraklarımızda, bir yerde bizim sayemizde hayata tutunan milletler...

Geçtiğimiz gün, kendi vatanındaki karışıklıklardan dolayı Türkiye’ye gelen bir mültecinin genç bir kızı başına taşla vurma marifetiyle öldürmesi haberleri gündeme oturdu. Bu tarz olaylar, kökü birkaç yıla dayanan ancak son 6 ayda iyiden iyiye baş vermeye başlamış bir problemin tezahürü olarak karşımıza çıkıyor. Geçmiş yazımlarımdan birinde bu durumu, Avrupa’da ırkçılığın yükselmesiyle yaşanan olaylardan birinin sonucu olarak Hitler’in ortaya çıkışına benzetmiştim.

Nesillerdir kendi toprakları üzerinde hakimiyet kuran milletlerin, yabancı ziyaretçileri bu kadar uzun bir süre misafir etmesi sosyal bir hayvan olan insanın doğasına ters bir durum.

Eski bir Çin hikayesinde geçen, dönemin Tang İmparatoru’nu, yabancı misafirleri yıllarca ağırlamanın kötü bir fikir olduğuna ikna etmeye çalışan orta sınıf bir memurun ortaya koyduğu örnek yüzlerce yıl sonrasına ışık tutuyor.

Hikayeye göre, imparatoru ikna etmek isteyen memur, bir hayvan eğitmeninden kaplan yavrusu ile köpek yavrusunu birlikte büyütmesini istiyor. İmparatorun huzuruna çıkan memur, hayvanların sarayın yakınlarında bir yerde ve açık havada ancak demir parmaklıklar arkasında kapatılmasını talep ediyor. Başlarda olayın özünü anlamayan imparator günler, aylar geçtikten sonra kaplan ve köpeğin aynı yerde beslendiğini, aynı yerde uyuduğunu, birlikte oynadığını gördükten sonra memuru yanına çağırarak, “Bak beraber büyüyorlar, sorun yok” diyerek azarlıyor. Memur, imparatorun cevabına saygıyla eğilerek, “Dostlukları daha da pekiştikten sonra sonucu görmemiz daha iyi olacaktır” diyerek iznini istiyor...

Birkaç yıl boyunca birlikte büyüyen kaplan ve köpeğin dostluğu, imparatorun özel ilgisini çekerken, memurun bu yıllar içerisinde ortaya çıkmaması kendisini meraklandırıyor. Ülkesine aldığı yabancılarla birlikte sürdürdükleri yaşamı anımsatan kaplan ve köpeğin, yıllarca sorunsuz bir şekilde birlikte yaşadıklarını memura göstermek isteyen imparator, generallerine onu bulmalarını emrediyor. Kısa bir süre sonra generallerin mızrakları arasında imparatorun huzuruna çıkan memur neden burada olduğunu ve ne yapması gerektiğini içten içe sık sık sessiz bir şekilde mırıldanırken, altın varaklı geniş salonda yüksek bir ses duyuluyor. Memurun hatalı olduğunu, kaplan ve köpeğin mutlu bir şekilde beraber yaşadıklarını ilan eden sesin geldiği yönde oturan imparator, haklı olmanın getirdiği gururla memurun gözlerinin içine bakıyor. İmparatorun bakışlarından gözlerini kaçıran memur korkak bir tonla dileyerek, “Bana 3 gün ve 2 istek verin. Size ne anlatmak istediğimi göstereyim” diyor. Yıllar boyunca gözlerinin önünde büyüyen kaplan ve köpek ikilisine güveni tam olan imparator ise geri adım atmayarak isteğini kabul ediyor. İlk isteği olarak kaplan ve köpeğin sadece 3 gün boyunca aynı kafeste tutulmasını isteyen memur, hayvanlara 3 gün boyunca yemek ve su verilmemesini talep ediyor. Köpek ve kaplanın bulunduğu alana gelen imparator, bakanlar ve generaller, memurun isteğini yerine getirerek kendilerinden emin bir tavırla kaplan ve köpeği dar bir kafese kapatıyor.

İlk günün bitmesine yakın, kafeste bir huzursuzluğun aksine beraber uyuyan kaplan ve köpeğin görülmesinin ardından memurun fikriyle dalga geçen sesler duyulmaya başlıyor. Çevredekilerin, kaplan ve köpeğin kardeşten öte olduğu, yıllarca aynı tastan beslendiği, bu fikri ortaya atanın deli olduğu, iddianın boşa beklendiği ile ilgili sözlerini duyan memur, yumruklarını sıkıp beklemeye koyulurken güveni daha da sağlamlaşan imparator ise gülümsemeden edemiyor.

İkinci günün başlarında birlikte oynayan iki hayvan, ilk gün konuşan sesleri daha da cesaretlendirerek memurla yüksek sesle dalga geçmelerine neden oluyor. İdam edileceği ile ilgili lakırdıları dinlemek zorunda kalan memur, korksa da istifini bozmayarak beklemeye devam ediyor.

Üçüncü gün, açlık ve susuzluğun getirisiyle oyunları sertleşen, birbirlerine hırlamaya başlayan kaplan ve köpek ikilisi, çevredeki alaycı seslerin etkisini kaybetmesine neden olurken memurun bir sonraki isteğinde daha cesur olmasını sağlıyor. Başı öne eğik bir şekilde imparatorun yakınına gelen memur, son isteğinin iki hayvanın da gövdelerine küçük bir kesik atılması olduğunu söylüyor. Sözünden dönemeyeceğini bilen imparator ise isteksiz bir şekilde dileğini onaylıyor. Bir kargının ucuyla iki hayvanın da gövdelerine çok küçük birer kesik atılıyor.

Açlık ve susuzluğun pençesinde halihazırda birbirlerine hırlamakta olan iki hayvanın aldıkları yara, daha da hırçınlaşmalarına neden oluyor. Artık açlığa dayanamayan kaplan, köpeğin yarasından gelen kokuya kendisini kaptırarak saldırıyor. Çevredeki bağırışlara kulak aldırmayan kaplan içgüdülerine yenilerek, birlikte büyüdüğü köpeğin boğazını ısırarak yaşamına son veriyor. Birbirleriyle boğuştukları sırada yaralanan kaplan ise bir kenara yığılarak derin nefesler almaya başlıyor.

Acı manzaranın yüz ekşiten etkisi geçtikten sonra imparatorun karşısında dikilen memur idam edileceğini düşünse bile, “Topraklarımıza aldığınız yabancılar şimdi uyum içinde olabilir. Ancak ilk zorlukta silahlarını çevirecekleri taraf biz olacağız.” diyor.

Elbette hikayedeki koşullar, vaziyet, yönetim günümüzden oldukça farklı ancak insan doğası, temelinde insanın kendisinden daha yavaş dönüşür.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.